Monday, July 21, 2014

Türkiye'nin nesine alışmak en zor geliyor? What is the most difficult thing to get used to in Turkey?

(English below)
Bunlardan biri olmaya çalışıyorum aslında
Birkaç yıl önce, eşimin kuzeni bir sunucu olarak Istanbulun radyo kanallarından birinde bir gece programı yapıyordu. Bir akşam, saat 11de, sırf zevk için ben onun konuğu oldum. Temamız ‘Bir yabancının gözünden Istanbul!’ Şarkılar arasında dinleyiciler aklarına gelen her hangi bir soru sormaya davet ettik. ‘Eveeet arayın konuşalalım, konuşalım arayıııın!’ İlk sorulan soru şuydu: ‘Türkiye’nin nesine alışmak en zor geliyor size?’ Mutlaka ‘kellepaça!’ yada ‘kokoreç’ söylememı bekliyormuştur ama cevabım şimdi de o zamandakiyle aynı: Alışveriş gittiğimde her yerde aynı çocuk eleman olarak çalışıyor. Ne tür dukkan olsa olsun, neyi satarlarsa satsınlar, ama hep aynı jöleli saçlı, sağ elinde cep telefon, sol elinde sigara, siyah deri ceketi giyen kirli sakallı delikanlı kapı da kıpır kıpır müsterileri karşılıyor. İstisnasız!

Işimizi kolaylaştırmak için böyle bir çocuğa ‘Burak’ diyelim, zira Türkiye’deki ilk öğrettiğim sınıfımda bu tipe benzer bir ‘Burak’ vardı. Neyse bu Burak tipi bana her şey ama herşey satmış oldu--balı, vesika fotoğraflarını, tabakları, ekmeği, ve oyuncakları da. Evimizin karşısındaki çiçekci? Burak. Deri ceketin altında gömlek düğmeleri karnına kadar açık ama çok nazik, zarif bir buket yapabilir. Bir gün eşimin sütyeni alması lazım diye bir iş çamaşır dukkanına daldik, tabii ki Burak kasadaydı. Amerika’da olsaydık böyle bir tipin bir sütyen satmasını görseydim hemen polis çağırdım çünkü, emin olun ki, ya timarhane yeni kaçan bir sapık olurdu ya toplumun güvenliği için bir timarhaneye gitmesi lazım olurdu.

Bir Burak’ı görünce hemen Asi Gençlik filminde James Dean’ın oynadığı serseri ‘Jim Stark’ aklıma geliyor. Kılık kıyafet aynı zaten. Jim bir sahnede kasabanın en vahşi zorbayla dalaşıyor, herifin boğazına bir bıçak dayanıyor ve karnından yarayacağını tehdit ediyor. Böyle bir serseriden eşinizin iç çamaşırı alınır mı? Ama Türkiye’de aynı tipin dün bir pastane’de çalıştığını gördüm. Hatta ondan bir uğur böceğinin şeklinde çok şirin bir kek aldım. Bir de o yapmış.

‘Dilimleyelim mi?’

‘Yoooo kardesim, kesmeniz gerek yok. Merak etmeyin, biz evde yaparız. Bıçak yer de birakın, ne olur?’

Amerika’dan getirdiğim şuursuz kanaatimin yüzünden,her böyle siyah deri ceketli sigara içen çocuğu gördüğüm zaman, tepkisel olarak cuzdanım halen cebimde olup olmadığını kontrol ederek, adımlarımı hızlandırıp kaçıyorum. Yani, bu ülkede alişverişi bir türlü halledemem.

Birinin giyim kuşamı resmen sinyal, yani subliminal mesajları yayıyor ve bu mesajlar bilinç altında bir otomatik tepki uyandırıyor.  Üstelik kültürünüze göre aynı giysının farklı mesajı verebilir.

Mesela, bıyıklar.

Türkiye’de bir bıyık maço sembol olarak kabul ediliyor—neden olmasın? Bir iki istisna hariç (örneğin beş sene önce çalıştığım okulun sosyal öğretmeni) kadınlar doğru dürüstce gür bir bıyığı beceremezler. Ayrıca, Türkiye’de bir bıyık bir erkeğin siyasal kimliğini bile tespit edebiliyor. Başbakan gibi dar ve biraz Şarlo’nun oynadığı karakteri ‘Büyük Dikatör’ü anımsatan bir bıyığınız varsa, AKPlisiniz, belki de kendinizi liberal muhafazakarlardan biri olarak tanımlıyorsunuz. Dudaklarınızı gizleyen tropikal ormanı gibi pos bıyığınız var mı? Solcusunuz, Kürt bile olabilirsiniz. Barış Mançovari sarkık bir bıyığınız varsa, kesinlikle bir milliyetçisiniz, belki MHP’ye oy veriyorsunuz. Bir website buldum bile, Osmanlı zamanında hangi bıyığın hangi mesleğe uymasını anlatıyor. Mesela ‘karanfil bıyığı’ diye bir şey varmış. Şairlere ait olan ‘kararınca uzatılmış, üst dudak yine tam şekliyle görünür’ bir türmüş. Amerika ise, bir bıyığın sadece iki anlamı var. Ya geysin ya pornucusun. O kadar.

Normal bir erkeklik aksesuarı olarak bıyıklar 70lerde modası geçmiş oldu. (Gerçi hiç kimse babama haber vermemiş) Bugünkü moda dünyasında bir bıyık bırakmak bir gramofonı satın almak gibi bir şey. Fakat, gey kesimlerde halen bir fetiş olarak duruyormuş. Belki Freddy Mercury ve Village People’nın yüzünden. ‘YMCA’ şarkısını söyleyen var ya? Hepsi gey ve hepsi pos bıyıklı. O zaman niye pornucularda da var diye merak ediyor musunuz? Hani, en heteroseksüel görünmek isteyenler onlar değil mi? Valla bilimiyorum, ama o sektörde antik zamandan kalma bir maço sembolunun statüsünü koruyor. Maşallah.

Her neyse Türkiye’de her bıyıklı adam gördüğümde ilk aklıma gelen ‘bu adam gey’! İkinci aklıma gelen ‘ya pornucu?’ Ondan sonra Örümcek Adam’ın tehlikeleri önceden haber veren Örümcek Hissi gibi benim ‘Türkiye hissim’ devreye girip, bu adam hangi partiye ait olduğunu çözmeye çalışmaya başlıyorum.’ İtiraf etmek zorunda kalsam bir hastalıktan mustarıp oluyorum—Freud’in tarif ettiği ‘bıyık kışkançlığı’. Babamın Alevi dedesi gibi pos bıyığına rağmen benim ki en gür halinde bile bir çölün solmuş ölmüş çalısı gibi oluyor, ki, bu ülkede beni bir hilkat garibesini ediyor. Muhtemelen bana da Başbakan ‘ucube’ derdi, görseydi.

Tamam tamam. Evet, doğru söylüyorsunuz. Karşılıklı oluyor. Eminim ki, Türkiye’den biri Amerika’ya gidip gezerse, aynen böyle bilinç altında varsayımlar yapar. İstanbul’da Amerikan erkek modasınin temsilcisi olarak (aman!) Türkiyeli öğrencilerim sürekli benim kravatlarımın yaydığı mesajlarını yorumlamaya çalışıyorlar mesela. Bir turkuaz kravatım var. Taktığım zaman öğrenciler beni biraz daha uysalca dinleme eğilimi gösteriyorlar. Fakat Japonya’dan aldığım elle cizilmiş kırmızı balıklı desenli kravatımı takarsam, oohoo, çok nostaljik ve duygusal oluyorlar. Sadece eski güzel günlerinden muhabbet edip hasret gidermek istiyorlar. ‘Hocam, hatırlıyor musunuz? İlk defa o kravatı gördüğüm zaman benim telefonum derste caldı ve siz bana müdüre gönderdiniz! Ne kadar bağırdınız bana! Ne kadar gençtim.’ Korkuyorum ki, benim giysilerim istemeden her yere sinyal saçıyorlar, hem benim kontrolum dışında çıkmış bir şekilde, yani ipin ucu kaçtı. Bazen fermuar kapatmayı unutuyorum. O ne diyor herkese? Bana sadece bir tür unutkanlık iletiyor, ama Allah bilir, bu kültürde bir savaş ilanı olabilir.

Amerikalı iş arkadaşlarımdan oldukça genç, bir öğretmen var. Yaşının yüzünden bazen sınıfta disiplin sorunları yaşıyor. Bir akşam efkarlarımızı dağıtmak için bir yerde bira içiyorduk. Çocuk kafa yiyordu. O gün öğrenciler son derece vahşiymiş, neredeyse onu gebertmişler. Kafamızı bayağı iyi olunca arkadaşımın sorununu çözmek için, onun daha ciddice daha efendi gibi muhafazakar giysi giymesi gerektiğini karar verdik. Böyle çocukların bilinçlerinin altında biraz saygı uyandırabilir sandık. Ertesi gün, bu zavallı arkadaş kırmızı beyaz kareli gömlekle okula geldi. Aynen bir masa örtüsüne benziyordu. Ayrıca, taktığı kravat üstünde bir kaniş yavrusunun resmi çizildi. Çok feci bir kombin, ama iyimser olmaya çalıştım.

‘Henüz ciddi bir şey bulmamışsın, ha? Bugün alışverişe gideceğiz.’

‘Yooo,’ dedi. ‘Bunu aldım, dün akşam. Orta yaşlının giydiği gibi bir şey, değil mi? Çocuklar bu gömleği görünce, bir amca yada bir memur aklarına gelecek.’

Ya bir köpek sofrada dolaşıyor diyecekler.

‘Ne zaman böyle giyenen bir adam gördün, allah aşkına?’ dedim. ‘Diğer öğretmenlerin ne giydiklerine hiç göz atmadın mı?’

‘Modadan bir şey bilmiyorsun,’ diye karşılık verdi. ‘Sen ki hiç fermuarını kapatmayı hatırlayamıyorsun!’

Harbiden, modadan hiç bir şey bilmiyorum. Evet.

Türkiye’ye geldim geleli altı yıl oldu artık. Bıyıksızlığımı bir yana bırak, bir yerli erkeğinden o kadar farklı görünmüyorum. Bayağı esmerim. Gözlerim, mesela, çok koyu bir kahve rengi. Saçım da öyle. Tenim beyazımsı, tamam, ama klasik bir İngiliz gibi şeffaf hayalet gibi değilim. Kiyafetimi hep Türkiye’de satın aldım—stilim ‘yerli’ yani. Yine de, her İstiklal yada Mısır Çarşı’dan yürüdüğüm zaman, tezgahtarlar aniden ama aniden benim yabancı olduğumu kavrıyorlar ve yolumu kesip ‘Hello! Hello! Buy something’ diyerek bana saldırıyorlar. Ama nasıl, nereden biliyorlar? Tip olarak Kıvanç Tatlıtuğ’dan katbekat daha klasik Türk’e benziyorum. Biraz Acun Ilıcalı’ya benzerliğim bile var. Nerden bu yabancı muamelesi? Çok abartılı şey istemiyorum, aslında. Yalnız günlük hayatımda biri bir kutu lokma bana satmaya çalışmadan bir günü geçirebilmek istiyorum. O kadar. Bu yüzden hiç kimsenin tarafından tanınmayacağım sırrını aramaktayım, bu altı yıldır.

Bu sırrın peşinde bir deney yaptım, bir gün. Kendimi Buraklaştırdım! İlk önce yapabildiğim kadar bir sakal bıraktım. Ondan sonra, bir gömlek giyip, karnıma kadar düğmeleri açtım. Onun üzerinde bir siyah deri ceketi omzuma attım, gittim Mısır Çarşı’ya. Kabadayı gibi bir taraftan öbür tarafa göğsümü gere gere yürüdüm, kaşlarım çatarak. Yemin ederim hiç kimse bana ‘hello’ demedi. Ben yerliyim sandılar, o yüzden mi acaba, yoksa sadece kaçınılması gereken bir  manyağim zannetikleri için miydi?

Genel olarak, bu yabancı olduğumu teşhir eden sinyal yaymamı durdurmak istiyorum, fakat, ne tuhaf ki ara sıra benim ‘yabancılığımı’ muhafaza etmeyi tercih ediyorum. Sözgelimi yeni evlendiğim zaman benim evde eşofmanla dolanmayı kesin reddim mesela. Türkiye’de neden her erkek eşikten geçer geçmez hemen bir eşoman giyer diye merak ediyordum. Hatta, sokakta gördüğüm erkeklere göre bir eşofman herhangi bir yerde ve durumda uygun bir giyimmiş. Benim Amerikan gözlerim için biraz fazla rahat, biraz sapık bile görünüyor. Bir misafir gelip eşofmanlı halimi görşe ne söylecek? Amerika’da bir eşofman giyersen ya spor külübünde sırf terli erkeklerin arasında antrenman yapıyorsun ya sapıklık yapmaya karanlık bir tiyatroya geldin ya New Jersey’lisin. Sakın bir kadın senin böyle giyinmeni görmesin. Sosyal hayatın biter!

Benim yaştaki bir Amerikalı evde kendine rahat hissetmek isterse genelde kot pantalon giyer. Valla. Türkiye’de ben de öyle yapıyordum. Fakat her eve gelen misafirimiz art arda soruyordu, ‘niye eşofman giymiyorsun? Daha rahat olacaksın!’ Yıllarca ayak diriyordum. Asla giymeyeceğim! Asla giymeyeceğim! Bir prensip, bir onur meselesi bile gibime geliyordu. Ama şimdi, nedense, benim eşofmanımı bulamıyorsam tepeme atıyorum. ‘O lanetli eşofman neeeeerde?’ eşime bağırıp, çaresizlikten dolaptan her şey fırlatarak bir acil arayışa başlarım. Bu ne demek acaba? Bana özgü Amerıkalılığımı yitirip asimile mi olmuşum? Bu eşofman ne kadar memleketimin törelerine ihanet ettiğim bir sembol mu oldu? Bilmem. Ben sadece eşomanımı istiyorum!

Demişler ki, kadınlar ve kızlar medya ve reklamlar tarafından çok etkileniyor. Dergi ve televizyondaki mankenler ve ünlüler bir kızın öz-imajını şekillendirebiliyor. Emin ol ki, erkek için iki kat daha geçerli, ama biz kabul edemeyiz.Ben bu fenomene ‘Cennet Kuşu Sendromu’ diyorum. ‘Gezegenimiz Dünya’ diye doğa belgeseli hiç izlediniz mi? You Tube’da da bulabilirsiniz. Bir kuş var, Yeni Gine’de. Cennet Kuşu. Rengarenk erkek kuşu kur yapmak için derviş gibi bir dans yapar ama bu dans yapmadan önce, hatta dişi hiç piyasa da yokken, hazırlık yapıyor. Bekar kuş dans için bir sahne kurup, kurduğu sahneyi bir çırpıyla süpüruyor. Ondan sonra gagasına bir yaprak alıp, bu yaprağı bezi olarak kullanarak etraftaki dalları bile siliyor. Mumların yakıp romantik müziğini koymasını bile bekliyordum! Erkek kuşu birkaç kız tavlama ötmeleri attıktan sonra, renksiz zevksiz dişi Cennet Kuşu bir dala konup, garibanımızın yaptığı dansı seyretmeye geliyor. Bu dans mühteşem bir performans ama. Tam bir dervişin seması gibi, dönüp dönüp, tüylerin renklerini tüm ihtişamıyla sergiliyor. Bu dans hatasız olması şart, çünkü öyle değilşe bir sürü aynı dans kusursuzca yapabilen erkek cennet kuşları var, ormanda, dişi onların yanlarına gidecek. (Maalesef, You Tube’da ki videoda dans bitince kız biraz düşündükten sonra, uçup kaçıyor! Bir teşekkür bile söylemeden.)

Insanoğlu erkekler olarak da biz çok benzer bir dansı yapmaya çalışıyoruz. Bir dişinin gözünü almak için envai çeşit kur yöntemleri deniyoruz ve fikir için etrafımızdaki erkeklere bakıyoruz. Biyologik açısından en az onlara kadar renkli olmamız lazım yani. Bu bir bilim gerçek değilse neden hepimiz tamamen aynı modayla giyiniyoruz? Benim tüylerim onun tüyleri kadar gösterişli olması gerekiyor, çünkü. Bugünlerde Türkiye’nin erkeklerinin tüyleri sık beyaz tişört olmuş. Benim çalıştığım lisedeki çocuklar üniform gibi giyiyorlar. Geçen yılın ilkbaharında ilk defa fark ettim—bir sınıfta on erkek öğrenci aynı beyaz tişört giyiyordu. Allah allah, bir maç mı var bugün kendime dedim. Bu nasıl bir forma! Ondan sonra sanki sokaktaki yanımdan geçen erkeklerin yüzde altmışı da giyiyordu. Bir iki erkek için spor salonunda deli gibi çalıştıktan sonra kazanmayı başardığı iri kaslarını gösterebilimek için bir şeçenek, ama çoğunluğumuz için, bu beyaz tişörtün en çok gösterdiği özellik ya bir göbek ya cılız bir gögüs ya erkek memeleri. Ama vücudun tipi ne olsa olsun, dar beyaz tişört modası büyüyor.

Türkiye’de yaşayan bir Amerikalı erkek olarak bazen kafam allak bullak oluyor, çok kültürlülüğümden. Benim kur yapma dansım çoktan memleketimin erkeklerinden öğrenmiştim benimsemiştim ama her gün etrafımdaki erkeklerden etkilenmeyeceğim demek değil. Yani aylarca ben eve gelirken aynı dükkandan geçiyordum. Her gün vitrinde aynı dar beyaz tişört’e benzer uzun kollu kazağa gözüm koydu. Giyinen idmanlı manken yaklışıklı olsa, bu kazakla ben de öyle olacağım. Gitgide kendimin bu dar beyaz kazakla sokakta göğsümü gere gere yürüdüğümü hayal etmeye başladım. Yakasını kaldırıp geniş omuzlarımda siyah deri ceketim olacak. Bir sakal bırakamaszam bir takma sakal satın alabilirdim. Bir şey olmaz. Eşim bir bakışta yanıma koşa koşa gelip, bir büyülenmiş dişi cennet kuşu gibi ötmeye başlayacak.

Neye üğradığımı bilimiyorum. Biraz hafizamı kaybettmişim galiba ama bir baktım, dükkandan çıkıyordum, elimde bir poşet var. Poşetin içinde, o kazak! Giydiğimde eşimin tek yorumu şuydu ‘Sen çok kuro oldun . Üstüne bir şey giy.’ Şimdi dolabımın dibinde duruyor. Ara sıra eşimin sakladığı yerden çıkıyorum. Yatağın üstüne serip, gözlerimi dikip hasretle bakıyorum. Eşim evde değilse, onu giyip mutfağa kadar kabadayılık takınıp dolaşıyorum. İçimden beni bir kur yapma dansa çağıran içgüdüm var herhalde. Bir kaç dakika sonra aynaya baktığımda aklımı başına devşiriyor. Çıkartıp yere fırlatırım ve orada duran beyaz ucubeye korkuyla bakıyorum, denizin en derin, kara sularından kaçan mutasyona uğramış bir yaratığa bakmışım gibi. 

Son bir öğüt olarak bir şey söyleyim size. Bir süre yaşamak için yurt dışına giderseniz (özelikle erkekseniz) kendi stilinizle tam olarak nasıl bir mesaj verdiğinizi, yani, nasıl bir tipin dikkatini çekeceğnizden emin olmak için yerli erkeklerin kur yapma yöntemlerini gözemlemekle biraz vakit geçirseniz son derece faydalı olur bence. Yani Bostonda eski Türkiyeli öğrencilerimden biri gibi olmayın, sakın, o ki hem bayağı pos bir bıyığı bıraktı hem kahramanı David Beckam’ı özenerek ünlü futbolcunun o zamanlarda taktığı gibi her yer de şaç bandı takıyordu. Avrupa’da erkek modasının dünyasında çok şık bir şeçenek olabilirdi ama bu kombin, onun giydiği turkuaza çalan eşofmanla beraber, çok şaşırtıcı bir tipten ilgiyi çekti. Buraya kadar okuduğunuza göre bu tip artık tanıyorsunuzdur. Yani pornucuya benzeyen, ortayaşlı, bu öğrencimle aynı ‘giyim zevkisi’ olan bıyıklı erkekler. Kötünün iyisi, öğrencim mecburen onunla farklı cinsel yönelim olanlara biraz tolerans öğrenebildi. Ama onun kur yapma dansını izlemek için gökyüzünden uçup gelmesini beklediği kuşlar bunlar değildi herhalde. 

A couple of years back, I was a guest on a radio show here in Istanbul and a listener called in to ask this: ‘What was one of the most difficult things to get used to in Turkey?’ I think they were expecting me to say something like ‘şalgam suyu’ or ‘kokoreç’, but my answer was this. When you are shopping, no matter what kind of shop it is or what they are selling, the same young boy is out front with spiky hair and a black leather jacket, smoking a cigarette and typing into his i-Phone. Let’s call him Burak to make it easy. In any case, I’ve bought honey comb, cell phones, passport photos, and dishware from Burak. I’ve even gone with my wife to buy a bra, and 9 times out of 10, Burak is standing at the door ready to serve. It was the time we shopped for a bra that it really started to grab my attention. In America, you only see this type of guy in movies about the 50s or 60s, and he is always trouble, the last person in the world to talk to you about the quality of cloth in your fine linens. I think of James Dean’s character in Rebel Without A Cause—of the knife fight where Dean’s character hold’s a knife to the throat of the local bully and threatens to slice him open. In Turkey, this guy would have a kitchenware store and sell the knives at a discount if you pay in cash. Because of this image I’ve brought from home, whenever I see the guy in the black leather jacket smoking in the doorway, I tend to hurry by and check for my wallet, which means I get very little shopping done.

There are lots of little fashion differences that produce these subconcious reactions. Th e moustache for example. It’s a very manly thing to have a moustache in Turkey—and why shouldn’t it be? Most women--with certain exceptions, an old manager of mine for instance--cannot manage bushy facial hair. In Turkey, the moustache can even bestow on one his political identity. A narrow moustache like the Prime Minister’s—you’re an AKP supporter, probably a ‘liberally conservative’ Muslim. A bushy moustache that hides most of your mouth—a leftist, probably a Kurd. Barış Manchovari sarkık bir bıyığınız var mı? You are probably a nationalist in the MHP. I’ve even found a website that describes traditional Ottoman moustaches and how each one corresponds to a specific trade. The moustache in America means one of two things—you are a porn star, or you are gay. Moustaches went out of fashion in the 70s (something no one every told my father)—and having one is a bit like having an eight track. It remains a macho fetish among the gay community, I think, because of Freddy Mercury and the Village People. Why porn stars—who, you would think, would be the very opposite of a gay stereotype? Or not? I have no clue. Some sort of signal of atavistic machoness? In any case, when I see one of the ubiquitous Turkish moustaches my first impression is ‘gay’, my second is ‘porn star’, and when my second culture spider sense kicks in I start to try and figure out what political party the guy belongs to. To be honest, I’ve been here so long that I now suffer from a disease that I can only call Moustache Envy. Despite my father’s leftist facial hair, I cannot manage but the most paltry of moustaches which, in Turkey, makes me somewhat of a circus freak.

I imagine that the same sorts of subconcious assumptions go on all the time when someone from Turkey visits the U.S. My students are endlessly commenting on my ties for example, which seem to give off messages that I’m completely unaware of. When I wear a certain turquoise tie, I notice that the kids tend to be a bit quieter and when I wear a tie that has a hand painted Koi fish on it, they veer toward nostalgia. ‘Remember teacher, our first day of class? You wore that tie then and you said the funniest thing to me!’ I fear I am giving off all sorts of subliminal signals I have absolutely no control over with my wardrobe. God knows what my indifference to zipping my pants is saying. To me it says, unutkanlık. To them it might be some kind of declaration of war.

One of my American colleagues is a bit on the young side, and struggles sometimes with discipline problems in the class room. Over a couple of beers, we decided that a more serious, conservative wardrobe might subconsciously inspire some discipline. The poor guy showed up the next day wearing a red and white checked shirt that looked for all intents and purposes like a table cloth. On top of that, he wore a tie with pictures of dogs on it. ‘I think this is definitely something an older man would wear,’ he said. ‘When the kids see this they will think of a father or uncle.’ Or, I thought, they will think there’s a dog loose on the dinner table. ‘What older man have you ever seen wear something like that?’ I asked. ‘Have you looked around at the other teachers?’

‘What do you know?’ he retorted. ‘Half the time you don’t even remember to zip your pants!’

What do I know indeed.

I have been here for nearly six years at this point. I don’t look all that different from a local, except for the lack of facial hair. I have dark hair, dark eyes, am pale enough but not bleach white. All of my clothes were bought in Turkey at this point, too, so my style should be local, and yet whenever I walk down, say İstiklal or through the Mısır Çarşısı everyone knows instantly I’m a foreigner and attacks me with ‘Hello hello buy this.’ In day to day life, one wants to get through the day without anyone trying to sell you a box of lokum, so I have long been after the secret of not being recognized. I did an experiment once. I let what facial hair I could grow, grow. I put on a button down shirt and opened it halfway down my belly, then threw on a faux leather jacket. I strutted through the Mısır Çarşı with a bored scowl, and low and behold, not one person ran after me saying ‘hello’. Did they think I was local? Or simply an idiot?

And yet, bizarrely, at other times, I try to preserve my foreigness—my initial refusal to wear sweat pants at home for instance. Why does every man immediately change into sweat pants, I wondered, as soon as they get in the door? They look kind of sloppy, to my mind, and what if company comes over? What if somebody sees? The only time you wear these things in America is if you are among other guys at a smelly gym or if you are from New Jersey. An American man my age generally wears jeans when he wants to feel relaxed at home. And yet in-law after in-law kept asking ‘Where are you sweat pants? Don’t you want to be comfortable?’ For years, I dug in my heels. It seemed a matter of principle. Or honor even. And now, for some reason, I get angry when I can’t find them. ‘Where are my damn sweat pants?’ I’ll bellow in frustration from the wardrobe as I throw everything aside in a desperate search. Have I lost my unique Americanness and become a local? Is this a mark of how disloyal I am to my own homeland’s values? I don’t know. I just know I want my sweat pants.

I think we human males go through a similar ritual. To attract and keep our females we do all sorts of courtship rituals and take our signals from what the other males around us our doing. We are always looking around you at the other birds to evaluate the competition. Why else would we all suddenly start dressing the same? How else can you explain the sudden proliferation of the tight white t-shirts for example? I noticed it first at school last spring, how our high school boys wore it like a uniform and then, it seemed that nearly half of Istanbul’s men were wearing the same outfit. For a few of them, I suppose, it shows off well toned muscles. Mostly though, it accents pot bellies or man boobs or bird-chests. But it doesn’t matter your body type—the tight white T-shirt phenomenon grows.

As an American, I’m a bit confused. I get my courtship ritual dance from the boys back home but I can’t help be affected by what I see here, too. Yani, for a long time I have been compulsely walking by a clothing store just up the street. Every day I look at the same white winter shirt that covers the well-toned plastic body of the store mannequin. Slowly, I started to envision myself strutting down the street wearing it, my brown leather jacket thrown over my wide shoulders, my collar turned up, my muscles bulging. My wife would purr and sidle up to me, like an entranced female paradise bird. Before I knew what I was doing, I entered the store and was having Burak take it off the mannequin and put it in a bag for me. When I first threw it on my wife’s only comment was ‘You’d better wear a shirt over it or else it’ll look too kuro.’ Now it just sits in my wardrobe. I’ll take it out once in a while and stare at it longingly. Perhaps there’s some sort of deep instinct summoning me to a courtship dance. And then reason kicks in and I stare at the thing in horror, like its some mutated sea creature washed ashore during a storm.

Let me end with one last thing—if you ever go to another country to live, and especially if you are a male, spend a little time watching the courtship displays of the local men just to be sure of what kind of mate you’re attracting. Don’t be like one of my Turkish ex-students in Boston for instance, who, not only sported a moustache but wore a hair band in homage to his idol, David Beckham. The bomb, in Europe perhaps, but this in combination with some pale blue sweat pants led to several offers of a date from older porn star looking men who had remarkably similar tastes in clothes. On the bright side, I suppose, he did learn to be more tolerant toward people of different sexual orientations—mecburen. But I don’t think these were the birds he’d hoped would come swooping down through the trees.

 

Friday, June 27, 2014

Mizah 1--Şikayet Sanatı--Çokkültürlü Bir Bakış Açısı

Erkek Elleri--Niye Türkiye Bu Problem Göz Ardı Ediyor?????
FOR ENGLISH-SCROLL DOWN
 
Bakın. Çok açık ve dürüst olayım. Ben bu yazıyı sakat Türkçemle yazacağım—ne ben çokkültürlü biri olmak istediğim için, ne de çok çaba harcayarak öğrenmiş bir yabancı dilden tadına çıkarmak istediğim için. Sırf intikam saldırılardan kaçınmak için yapacağım. Ben bayağı serbest bir şekilde iş arkadaşlarım hakkında dedikodu yapabilmem gerekli, misellemeden yada operasyon yapmalarından korkmadan. Onlar hiç Türkçe öğrenmediklerine göre en iyi kendimi koruma sistemi bu. Biraz sonra, mesela, birinin hakkında bir hikaye size anlatacağım, fakat bu adam bunu öğrenirse belki dava açar bana, hangi gerekçeyle olabileceğine bilimiyorum, ama bir mucip sebep varsa, bulsa bulsa bu herif bulur.

Bugünkü konu şikayet etme sanatı. Hem Amerikalıların, hem Türkiyelilerin şikayet etmeye karşı özel bir sevgisi ile müptelası var, fakat iki halkın şikayet etmesinin üslubu ve o şikayetin içeriği çok farklı ve kanımca bu fark epeyce aydınlatıcı olabilir, bilim adamlar için bile. Hatta bu anlatacağım teori bir sosyolog bir Türkiyelinin ve Amerikalının düşünce tarzlarında en temel farkının ne olduğuna dair bir rehber kitap yazmaya yardımcı olabilir.

Baştan beri bir şey hakkında uyarı vereyim size. Ben şu tartışmalı tabir ‘Türkiyeli’ kullanacağım, sizce caiz olmayabilirse bile. Biliyorum ki, bazı milliyetçiler ve yurtseverler bu kelimeden alınmayı tercih eder—mesela dün okul yemekhanesinde yanımda oturup bana bağıran hanım efendi gibi. Ben onun ‘Türkçe biliyorsun! Eşin Türk o zaman’ demesini biraz düzeltme yapmak istedim. Ne cüret!

 ‘Ne diyorsun sen!’ hanım efendi itiraz ederek, bir nutuk yapmaya moduna giriyor (bir de köpek dişinde bir yaprak maydanozla.) ‘Kürt bir ırk, Türk bir millet! O açıdan bakmak istersen, eşin Türk!’

İstersem.

Ama her gün benim etrafımdaki  arkadaşlarım ve ailem hep Kürt ve yemekhanede bana bağıran hanım efendinin yurtsever inançlarına rağmen, onlar genel olarak kendilerine ‘Kürt’ demeyi eğilim gösteriyor. Dolaysıyla, benim durumuma en iyi uyan ve en kapsamlı kelime ‘Türkiyeli’ olur. Yani Bağıran Hanım ile değil, eşimle aynı evde oturduğuma göre, onun istediği gibi ve onu mutlu ettiği gibi yapmam en makul, en mantıklı, ve en güvenli seçenek. Ayrıca, bence de en doğru seçenek.

Hadi, bugünkü konuyu ele alalım artık. Bir Amerikan şikayet uslübüne sahip olan bir Amerikalı olarak, Bağıran Hanımın yurtsever fırçaşı yediğimde, içten ilk tepkim direk İnsan Kaynaklarına gidip, orada onun aleyhine bir resmi şikayette bulunmaktaydı. Biz Amerikalar Insan Kaynaklarına gidip, birinin aleyhine resmi şikayette bulunmaktan büyük bir zevk alıyoruz aslında. Çok derin bir ruhsal açıklığı doyurur sanki. Açıkçası, Türkiye’ye gelinceye kadar ben İnsan Kaynaklarının tek amacı bu şikayetlerle ilgilenmek zannediyordum. Meğerse yeni elemanları da alıyorlar, alınanları işten atıyorlar, maaş ve sıgortayla ilgili sorunları da çözüyorlar, yani bir sürü şikayetle ilgilenmeyen görevleri de varmış. Nereden bilebilirdim ki! Neyse, bu içten gelen tepkimi takip etmek yerine, ben sessiz kalıp, köftemi bitirmeye odaklanmaya çalıştım. İnanınki, ben bir şey çok iyi öğrenmiş oldum, Türkiye’de yaşarken, yani bu tip insanlarla hiç tartışmak yok. Onlar böyle hareretlı nutukları atma moduna girseler, bir nefes almalarını bekleyip, kendime bir saniye dahi konuşmam fırsatı sağlamak imkan bile yok. O yüzden böyle zamanlar en iyisi kendimi oyalamak için güzel bir teknik bulup, onun susuncaya kadar beklemek. Bir erkeğin boşaltmasını ertelemek istediği zaman uyguladığı teknikler gibi. Örneğin, Bağıran Hanım bu yurtsever nutuk atarken kafamda çok uzun cezirsel denklemleri çözmeye çalışıyordum. Bir bakıp, halen konuştuğunu görünce, alfabe z’den a’ya kadar üç kere söyledim.

Kafamı içinde vaziyeti şöyleydi;

Bağıran Hanım: ‘Yani Kürt Türk diye bir şey yok, artık. Hepimiz tek bir millet oluşuyoruz! Yüce Atatürk diyor ki...’

Ben: ‘Veli'nin yaşının 3 katının 5 fazlası Ayşe'nin yaşına eşittir. Ayşe 17 yaşında olduğuna göre Veli kaç yaşındadır? Hadi bakalım.’

Bağıran Hanım—‘Kusura bakmayın ama sizin gibi insanlar yüzünden bu ülke kaosa doğru sürükleniyor! Hepimiz bir iç savaşında ölmemizi mi istiyorsun? Belki yabancı olarak anlayamıyorsun ama...’’

Ben—‘Diyelim, Veli’nin yaşı eşit X. O zaman 3X artı 5 Ayşenin yaşı olacak...’

Türkiyedeki Amerikalı olarak, bu Veli’nin yaşını bulmaktan başka çaremiz yok. Amerika’da değiliz. Artık bütün kültürümüzün desteği arkamızda değil. Kafamıza göre İnsan Kaynaklarına gidip birinin alyehine şikayet bulunamayız, maalesef. Ama inanın ki, yine de hepimiz bir türlü dolaylı bir şekilde bile bu geleneği yaşatmaya çalışıyoruz. Geçen hafta mesela, Amerikalı bir iş arkadaşım kar fırtınası ve berbat yol durumla ilgili sert bir email yazdı, okulun müdürüne. Müdürün ne yapmasını beklediğinden emin değilim ama belli ki nasılsa bir şeyin yapılması lazim, birinin hakları ihlal ediliyordu. Vali’yi arayıp, okulu iptal ettiremedi mi? Ya insan en azından bir sürü kar küreme araçları ayarlayıp, servislerimiz için yolları temizletemiyor mu, bir zahmet? Neyse, önemli olan bu sert email. Eskiden beri ‘sert mektuplar’ Amerika’nın en popular sivil itaatsızlığın aracı. Her durumda uygulanabilir. Yeni satın alınan ama çalışmayan elektrikli tıraş makinesinden tut ta Guantanamo üsteki yapılan işkenceye kadar—bir hak ihlal varsa hükümetteki biri sert bir mektup alır. Mesela annem McDonalds’ın kahvenin yaşlı insanın indirimi iptal edilecek bir söylentiyi duyunca, hem bizim belediye millet vekilliye hem şirketin yönetimine sert bir mektup gönderdi.Bu taktiği yurt dışına getiriyoruz. Geçen ay birkaç sert emailler yazıldı, çalıştığım okulda. Biri benim tarafından, itiraf etmek zorunda kalsam. Ama lütfen. Üç yıl boyunca üçüncü kattaki erkek öğretmen tuvaletin sifonu bozuk—her sabah sifonu bastığım zaman dibinden Niagra şelale gibi su fışkırıyor. İnattan bu tuvalete gitmeye devam ediyorum çünkü bu dünya da adalet varsa, böyle İstanbulun en zengin okullardan birinde bir gün bu lanetli sifonu basacağım ve birinin onu tamir ettiğini görmüş olacağım. Üç yıldır bu tesisat mucizeyi bekliyorum. Mübalağam yok, yemin ederim. Bir tane daha sert email gönderdim geçen cuma. Benim sınıfımdaki dev dokunmatik akıllı tahtanın internet bağlantısı kesik kesik geliyor. Bazen derste You Tube kullanamıyorum bile, o derecede. Üç hafta boyunca böyle. Yeter artık diyorum. Evet, devlet okuldaki 70 kişi 30 masaya zorla sığınan dersliği hatırlayan arkadaşlar, siz yanılmıyorsunuz, biz donunmatik akıllı tahtalarımızda bir videonun yüklenmesi fazla zaman alırsa, ayağa kalkarız, direniriz! Aslında Amerikalar bütün şikayetlerimiz baskıya büyük bir isyan gibi yapıyoruz. Her zaman çok indignation hissetiyoruz.

Kusura bakmayın, ingilizce kullandım. Ama bu ‘indignation’ kelime için tam bir Türkçe karşılığını bulamadım. Indignation—yani insanoğlu olarak doğal hakklarınız çiğnendiği zaman hissettiğin adil öfke. Amerikan şikayet sistemini anlamak için bir anahtar, bu kelime. Biliyoruz ki, anayasamızda birçok tartışılmaz hakkımız var ve hiç kimse, ne babamız ne devlet babamız bu hakları elemizden alabilir çünkü cennetten gelir. Evet, bizi yaratan Tanrı kendimize bu vazgeçilemez hakları vermişti. Bu hakların arasında yaşama, özgürlük, ve büyük kağıt havlulara hakları yer alır. Evet, büyük kağıt havlulara. Amerika halkında envai çeşit tipler var ve önderlerimizin sorumlulukarından biri eşit ve adil bir şeklinde her birimizin en ufak ihtıyacımıza karşlanmaktır. Bu yüzden, bir ortayaşlı Amerikalı iş arkadaşım demin bahsettiğim üç kattaki tuvalete gittiği zaman kendi ellerine yeterince büyük kağıt havlu bulmayınca çok indignation’la öfkelendi. Ofise geri geldiğinde bayağı gazaba geldi. ‘Benim ellerim büyük!’  diye bağırdı. ‘Bir erkeğin elleri ya! Bir de isteseler, işlerine gelse yani, bizim ellerimize ayarlayabilirler. Daha büyükçe kesilebilir. Ama hayır! Yapmazlar! En son çalıştığım okulda aynı şey yaşadım!’

Vay vay vay, ne yazık. Tüm Türkiye’de aynı şey yaşatıyor, zavallı büyük elli erkek yabancılara.

Tamam, ama söylenmesi lazım. Onun elleri o kadar büyük değil, bu da bir. Bir de, bu da iki, okuldaki kağıt havluları ellerimize yeterince büyük bulan benim gibi erkekler hakkında neye ima ettiğini bilimiyorum ama benim ellerim de erkek elleri sayıyabilir ve herhangi bir işe kafi gelir. Söz veriyorum. Gerçi, itiraf etmem lazımsa, tuvalette kağıt havlu büyüklüğü gibi detayları pek umursamayan bir insanim. Bu arkadaşım bu haksızlığa dikkatimi çekinceye kadar bir kere bile aklımın ucundan bile geçmemişti. Kendimi çok iyi biliryorum, bir havlu ellerimi kurutmak için yetmezse, lavabodan çıkınca ya pantalonuma ya yanımdan geçen bir öğrencinin hırkasında işimi hallederim.

Bu olaydan Amerikalılar ile ilgili iki ders alabiliriz. Biri, ne kadar Tanrının verdiği vazgeçilemez haklar olarak gördüğümüz abes şey var! Birde hepsi nasılsa Anayasamız tarafından sağlanır ve uluslararası insan hakkları dernekler tarafından korunur sanıyoruz. Evet bir Türkiyeli bir failiyet meçhula ya yalan üzerinden yaptığı bir ülkenin işgale ‘insan haklarına ihlal’ diyebilir, ama bir okul lezzetli vejetaryan yemekleri servis etmezse, bir Amerikalı için kiyamet kopar. Amerikanın okullarında böyle hizmeti var mı? Tabii ki hayır. Fark eder mi? Tabii ki hayır. Bir okulun herkesin isteklerine ve ihtiyaclarına göre yemek vermesi lazım. Benim hakkım bu, ve eminim ki, Mandela, Gandhi, hatta Martin Luther King yaşasaydı bana katılırdı.

İkinci olan, bizim çeşitliliğimizin üzerinde bir ders. Her zamanki gibi, biz beyazlar, ABD’nin insan hakların savaşından öğrenmemiz gereken tolerans ilkelerini zencilerin ellerinden alıp, kendimize abartılı bir şekilde uygulamışız. Her ufak bir bireysel farkımıza özel bir ürün yada bir servis var. Eşim bu suçu kocaman sermaye sisteminin üzerine atıyor. Ben ise, bize özgü gerizekallılığa. Yani, herhangi bir ırk, cins, yaş, ve çinsel yönelime hukuki açısından eşit, adil, ve tarafsızca hizmet, iş, maaşın vesaire verilmesi şart olduğu gibi, aynen her tür insana herhangi bir aklına gelen şeyi de vermeye hazır olmamız lazım. Yani bir Yahudi, vejetaryan, yaşli lezbiyen Asya kökenli sosyalist için bir tür kahve varsa, Starbucks’ta, bir Annesi Hanafi Müslüman, babası ateist olan Katolik zenci ergenlik çağında olan laktos intoleransi genç için de bir özel tür kahve de olması lazım. Adalet bu. Hakkımız bu. Yoksa, bir sert email yazılır tabii.     

Ya Türkiyeliler? Amerikalıların şikayetleri her ihtiyaca karşlanır bir makine gibi çalışan sistemin varlığını varsayım üzerine kurulursa, kendi yaptığım ampirik gözlemlerimle, Türkiyelerinki tam tersi bir varsayım üzerinde kurulmuş gibime geliyor, yani böyle bir sitemin yokluğunun. Sen azazı çıktığı kadar psikopat gibi bağırmazsan hiç kimse senin ihtiyacını görmeyecek. Bu yüzden bankaya gitmek hayatımın en stresli deneyimlerinden biri sayılır. Adresiniz değiştirmek istiyor musunuz? Ya 500 lira ödeyerek, görevli memurun öğle yemeğinden dönmesini 5 saat bekledikten sonra, onun verdiği belgeleri doldurup 5 ay bekliyorsun ya her hangi bir medeniyeti unuttup vahşi goril gibi masayı yumruklayıp köpürerek hemen istediğini alıyorsun. Ya! Meğerse düşündüğümüzden bu adres değiştirme meselesinin çözmesi çok daha kolaymış! Bir kalemle eski adresini karalayıp, altında yenisini yazmak yeter!

Üstelik, bir yerden bir yere her hangi bir ulaşım teşebbüsü Türkiye’ye (belki Istanbula) özgü bir şikayetle sonuna geliyor. Hiç kimse, sizin o andaki herhangi bir yöntemle, bir suç olursa olsun, en kısa zamanında gitmenizine engeli olsa, bir dua etsin. Bir fırçayı yedireceksiniz. Aslında, sizin şikayetinizin sebebi genelde karşınızda bu öküzün size yaptığı hakaret sizin birkaç saniye önce başka birine yaptığınızla aynı şey. Bu yüzden, kalabalık Bahariye Caddesinde ben ile 3 arkadaşım yan yana yüreyerek bir tür insan tsunamisi oluşup, önümüzdeki herkesi silip süpürebildiğimiz halde, karşıdan benzer bir dörtlü insan tsunamisi gelirse, ‘Vay, bak. Bu terbiyesizler! Böyle bir kalabalık şehir de yürümeyi bilmiyorlar mı? Salaklar!’ diyebiliriz. Veya arabada ışık kırmızı yanmasına rağmen gaz basıp gitmeye çalışıyorsanız ve karşı yoldan bir kişi aynı şey yapıp ikiniz burun buruna gelirseniz, boynunuzu eğilip süklüm püklüm suçunuzun sahnesinden çekmek yerine, korna manyak gibi çalarak, pencereden yumruğunuzu sallarız, ‘Araba kullanmayı bilimiyor musun? Ne yapıyorsun lan?’ diye bağırabilirsiniz. Ne bu rezalet? Ne bu onurunuza tecavuz?

Veya Türkiyeli iyi niyetli ailemin ve arkadaşkarımın en çok yapmayı sevdikleri şikayet—yemek üzerinde olan. Özelikle başka bir eve misafir olarak gittiğiniz zaman. Eşime göre bu Türkiyenin toplumsal kültürden kaynaklanıyor. Yardım etmek istedikleri için eleştiriyorsunuz, bir sonraki zaman daha lezzetli bir yemek yapabilmem için. Ama, affedersiniz, bana göre sırf bir  heriflikten. Mesela diyelim, siz benim misafirimsiniz. Ben memleketime özgür bir acılı karides soslu pılav yapıyorum size. En son yapmanız lazım olan şey, bir kaşık yiyip, ‘çok garip bir tat var ya’ demek! Belki bir Türkiyeli için bu bir şikayet olarak sayılmaz, bağırmadan, normal bir ses tonuyla söylendiğine göre. Ama bu sos size yapmak için saatlerce köle gibi çalıştıysam, bir de rahmetli babamın babasının annesin elinden gelen bir reçete kullandıysam, (zorla) yemek yemeye devam edince en son söylemeniz gereken şey, ‘Kekik fazla koymadın mı? En azında bana fazla geliyor.’

Tamam, bir şey söyleyim size. Hayır, maalesef, bu kıymetli eleştiriniz bu yemeği bir sonraki yapacağım zaman (yok!) bana yardım olacak bir ipucu değil. Çünkü bin kere yaptığım gibi 4 nesilden önce gelen bir reçete kullanarak bu yemek yaptım, ve 2 yüzyıllın geleneğe saygı gösterilerek yapılan bir şeye senin o an aklına esen fikir nasıl bir bilir kişinin katkısı olabilir ki! Ve bu fazla kekikli yemek yanlışlıkla kucağınıza dökülürse, kusura bakmayın, kasten yapmadım. Çok sakarım, ne yapayım? Şüphelenmeye başladım ki, ‘Bu yemek tam oldu! Olduğu gibi çok lezzetli’ söyleyip bir ‘ama’ ile devam etmemek Türkçede görgü kurallara aykırı düşünülür.

Anladığım kadarıyla bir fenomen olarak Türkiyenin şikayetleri Amerikanınkilerden ters bir felsefeden geliyor. Yani gününü gün et, yarını düşünme. Her an, her şey değişebilir (üçüncü kattaki bozuk tuvalet bir istisna). Bir gün milletin en çok sevdiği şovlardan biri olan Kelime Oyunu’nu izleyebilirsiniz, ertesi gün kaldırıldı. Bir gün evininiz önünde sağlam bir kaldırım var, ertesi gün sökülmüş. Bir gün bir soruşturmayı yürütmek isterseniz hiç kimsenin izni almadan serbestçe yürütebilirsiniz, ertesi gün validen izin lazim. Şampuan şişeler diyor ki, köpürtün, durulayın, tekrarlayın. Çok iyimser! Su kesilmez mi? Üç adım aynı zamanda yapacağım, ne olur ne olmaz. Size bakan hiç bir sistem yok ve olmayacağına göre şimdi şu an neyi alıp, kaçabilirseniz, alın kaçın. Sonuçu boş verin! Çünkü yarınınız olmayabilir. Bir de yarın yoksa, şu an ne hissetiğiniz kral oluyor. Buna engel olanın evi yıkılsın!

Gelecekte bizim coçuğumuz var olacaksa, nasıl şikayet ederler acaba? İki kültürlü insan olarak belki iki usulü birleştirerek yeni bir şikayet tarzı yaratacaklar. Belki bir ışık kırmızı yanınca, gittikten sonra aynı şey yapmaya çalışanla burun burunla gelseler, bağırmak yerine sert bir mektup yazıp gönderirler. Kim bilir? Ya karşıdan gelen dörtlü bir grup onun yolunu engelliyorsa, belki hemen Türk Hükümetin İnsan Kaynaklarına gidip resmi şikayette bulunacaklar. Bu hükümetin İnsan Kaynakları var, dimi? Var söyleyin. Olması lazım. Yoksa, ben hemen sert bir email yazacağım, derhal kurulsun diye. Haklarım var ya. Haklarım var.

AND NOW FOR THE ENGLISH




 
Let me be perfectly honest. I’m writing this in Turkish not because I want to be multicultural or because I want to enjoy the fruits of having learned a second language. I’m doing it to avoid revenge attacks. I must be able to freely gossip about other foreigners I’ve worked with without fear of retribution. There’s a story I’m going to tell today that might get me sued somehow—for what, I’m not sure, but I’m sure that this person would find a legal grounds.
My topic today is the art of complaining. Both Americans and Turkiyelis have a particular talent and love for complaining but the difference in style and content, I think, is quite enlightening and could probably help an amateur sociologist start writing an essential guilde to the fundamental differences between American and Turkiyeli thinking.
Now I’ll warn you before hand that I’m going to use the word Turkiyeli because it fits my situation best. I know some nationalists take umbrage at this word but all of my in-laws and a great many of my friends are Kurdish and no matter what the irate lady who yelled at me yesterday in the school cafeteria might believe, they prefer to be called Kurds, not Turks. (I had corrected her when she said that I was married to a Turk) And since I live with my wife and not with the yelling woman, in the interest of domestic tranquility, I’m going to go with what she says.
And this is as good a place as any to dive into our subject. As an American with a distinctly American style of complaining, my first instint upon being yelled at by the lady in the cafeteria was to march right in to human resources and file a harassment complaint. Americans are forever marching into human resource departments and filing complaints. Until I came to Turkey, in fact, I believed that was what a human resources department was for. Apparently, they also hire and fire people and help manage payroll, among other things. Who knew? Instead of following my instinct I simply kept quiet and tried to finish my köfte. I have learned from long experience that there’s no persuading people like this, there’s not even a forlorn hope of breaking into their rants when they pause for a breath, and so you it’s best to try and distract yourself until they shut up using the same sorts of techniques a man might use to delay ejaculation. Whenever I’m yelled at by one of these nationalist people for saying Turkiyeli, for example, I typically either do complex math problems in my head or else try to recite the alphabet backward. If their still talking after that, I generally start mentally singing Japanese songs I learned from my days as a teacher in Japan when I was forced to take up Karaoke as a hobby.
Anyway, even though we can no longer march into human resources and file a complaint with the full backing of our culture behind us, most of us are still doing this in spirit. Just last week, one of my colleagues wrote a strongly worded email to the principal complaining about the snow on the roads. I’m not sure what the principal was supposed to do but someone’s rights were clearly being violated. Couldn’t they call someone and have school canceled or perhaps, send a phalanx of snow plows to clear a way for our service bus? Strongly worded emails are a common tool of complaint for the American—everything from a faulty electric razor to human rights violations at Guantanamo can be addressed by a strongly worded letter to a Congressman. We bring the tactic with us overseas. Other strongly worded emails have been written in the past few months—one (by me) about the third floor toilet that is has been spewing water from the base for the past three years (the kids skip threw it of a morning as if playing in rain puddles) and another about the fact that one of the giant smart screens in one of our rooms only gets intermittent internet access. Yes, that’s right for any of you who attended a state school with classrooms stuffed with sixty students and thirty desks, we feel indignant when we have to wait for a video to load on our gigantic smart screen. And all of these complaints are made with a great deal of indignation.
Ah, now there’s a word I haven’t found a satisfactory translation for. Indignation—the anger one feels when one feels one’s rights have been violated or honor compromosied. This word is the key to American complaints. Indignation. We have a certain core group of rights enshrined in our Constitution and we have been taught that no one, not the President, not the boss, not our own fathers and mothers can violate these inalienable rights—among which are the right to life, liberty, and large paper towels. That’s right, large paper towels. We are a diverse people, thank you very much and it’s up to our leaders to accomodate every human permutation equally and fairly, which is why one of our middle school teachers, a thirty year old man from the Mid West, was so irate when he found that the paper towels in the men’s bathroom were not quite large enough to dry what he referred to as his large man’s hands.
 ‘They are perfectly capable of adjusting the size to accomodate us,’ he said indignantly. ‘I’ve mentioned it several times to maintenance and nothing has been done. As usual!’
First of all, his hands are not that large. I don’t know what he was trying to drive at with that one, or what he was trying to imply about those of us men who found the paper towels plenty big. Of course, I’d never really paid much attention to paper towel size before Dan mentioned it, though apparently it was my civic duty. I really had no idea whether I found the paper towels adequate or not. But I knew myself well and if a towel is insufficient, I’m not beyond simply drying my hands on my pants, a student’s shirt as I pass by them in the hall, or the curtains.
There are two lessons one can learn about Americans here. One, is how many trivial things we see as our God-given right enshrined in the Constitution and protected by several human rights organizations around the globe. Yes, Turkiyelis might consider faili meçhuls violations of human rights or being shot by police while at a press conference, but what about when decent vegetarian meals are not provided by the school? Do American schools provide these ? Hell no! Does it matter? No. It’s my right and I think Mandela, Gandhi, and King would have all stood behind me on this one. 
The second is one of diversity. In typical American fashion, we whites have taken the lessons in tolerance that our Civil Rights Movement tried to teach us and twisted it beyond recognition. My wife blames this on capitalism. I vote for stupidity. To wit, just as we must allow people of any race, religion, gender, or sexual orientation equal access to jobs, public services, and due process, we must also provide every variety of object for every variety of person. So your black, vegetarian, Jewish, overweight, midde-aged female friend who doesn’t like scratchy toilet paper will have her own brand offered alongside one for your Buddhist, meat eating, lactose intolerant but asthetically inclined friend.
So what about Turkiyeli’s? Whereas Americans’ complaints assume the presence of a well oiled system designed and in fact, obligated to attend to every conceivable need, I think Turkiyelis’ complaints are predicated on its absence. No one is going to give you what you want until you scream at the top of your lungs. Which is why I find going to a bank so stressful. Do you want to change your address? Well, you either wait three months for the right person to come back from wherever the hell they are and hand you the first in a series of forms or you start shrieking at the top of your lungs at which point, someone will roll their eyes, cross out the old address with a marker, and scribble in the new one.
Any sort of movement from one place to another yields a certain complaint unique to Turkey. Whoever is doing something perceived, at the moment, as somehow getting in your way is the object of the most poisonpous vitriol—and usually you have just done the very thing you are complaining about to someone else. In some cases, you are in the middle of doing it at the time of your complaint which is why, say, I can walk down the crowded sidewalk on Bahariye with four of my friends, our arms linked in sort of a human tsunami sweeping away everyone before us, and then when we come to another chain of people doing the exact same thing but moving more slowly, immediately start grumbling about how inconsiderate people are and speculate on the possibility that they might have some sort of chromosome disorder. Or, when you run a red light only to find someone else running a redlight from the opposite direction, you don’t sheepishly withdraw from the scene of your mutual crime but rather honk hysterically at one another shouting ‘geri zekalliya’ and ‘salak’ and feeling appalled at the insult to your honor and the loss of simple human courtesy.
Or the kind of complaint that my family and friends favor most—the one my wife says comes from the more communal mindset of a group-oriented society and which I often think comes from mere douchebaggery—complaining about food you are served as a guest at someone else’s home. Perhaps for a local it does not sound like a complaint since its most often delivered in a normal tone of voice—but when I’ve spent hours slaving over a special Cajun dish that my father taught me, which I only ever make for special occasions because it requires a Herculean amount of effort—the last thing one should say when served is ‘well, I think you went overboard on the oregano.’ No, it’s not a helpful critique that will improve my cooking skills because I have made this from an old family recipe a million times, as have generations before me, and no, your own personal whim at the moment is not an international standard of measure, and if you find a plate of food suddenly spilled in your lap—well, clumsy me! It must have slipped. I have started to suspect that the phrase ‘It tastes perfect just as it is!’ is not possible to form in Turkish or sounds so awkward that no one feels they can bring themselves to say it without adding a ‘but’ at the end.
All of these Turkiyeli complaints seem to come out of the opposite phenomenon that drives the American ones-- a ‘take life at it comes’ philosophy that assumes no entrenched system is remotely concerned with coming to our aid, and you’d better make off with what you can while the getting is good. It’s more like, ‘Well, what am I feeling right at this moment’? Am I frustrated that the old woman I shoved to get that seat is now shoving me back? How dare she!’
I wonder how our future children, being multicultural one assumes, will handle their complaints? Perhaps,they’ll combine the worst of both worlds, so that after they scream hysterically into their phone while riding a minibus about someone else on the minibus screaming into their phone, they will write a strongly worded email to the human resources division of the Turkish government—which must exist, somewhere, and if it doesn’t—well look out. I’m going to file a complaint.



 

 

Wednesday, June 4, 2014

Liars and Cheaters Galore




Why yes, son, I'd think you'd make a fine addition to Robert College. Trust me--why would I lie?
 

Cheating, fraud, charlatanism, and my favorite would of all skullduggery--a buggering of the truth—or in Turkish, dolandırıcılık, hile, copya çekme, dolavere. I’ve never felt it was such a part of daily life as I have felt in Turkey—not that we don’t have it in the United States, but, in view of all the cheating, lying, political charlatans now trying to justify every vile action that spews out of their wretched administration—just because something happens somewhere else does not make it okay.

Today, one of my students screamed at me that nothing at our school was fair. In other schools, he ranted, it doesn’t matter if you do your work or not, if you fail or not, other schools give you a 100 so that you can get accepted into good high schools like Robert College and Koç. All of this a justification for why he was trying to sleep on his desk. His parents have been relentlessly hastling all his teachers, badgering them with the same argument. The mother and father had a meeting with me a few months ago suggesting that, while they knew what they were asking wasn’t ethical, couldn’t I just give their child a 100? I felt dirty for weeks after that comment, and every time I look at their offspring now it is with a deep feeling of contempt and pity. And yet today, after his outburst, he seemed about to burst out crying and so I went to the counselor to report that he might be under some unusual stress at home. Her answer? Well he’s right of course. Schools in Istanbul like Doğa Kolej, Bilfen, and Uskudar American’s SEV reportedly have real tests that they give amongst themselves and only they know the scores, and then they have deliberately easy exams that the worst student is guaranteed an A on. And then they make all the other grades from homework to quizzes, 100 without a thing to base it on. (During an interview at SEV I was warned not to get my panties in a bind worrying about ‘ethics’ and ‘fairness’. We faked grades and if you don’t like it you can hit the road I asked) ‘Is it possible that Robert College and the other prestigious schools don’t know this? Why on earth would you accept anyone from any of these schools and risk your reputation?’ The answer was less than credulous—they don’t know, they only base their admissions on the scores coming out of the Ministry of Education. The inspectors for the government are the same—completely naive about the faking of grades. Of course, one wonders how in the world a person whose job is inspecting schools could be so blithely ignorant of what every 12 year old in Turkey knows.

Of course, what could they say since the government itself is built on lying, corruption and trickery. The elections this year were just one sad example—even the election observers of the party we support had to be told why cheating and coersion was inherently wrong and not just wrong when the other guy did it. And the other guy—bullying, sneaking into the polls and forcing elderly people’s hand to your candidate, bribery—and mostly all out in the open. Never mind the recounts in Ağrı, where the ruling party, unwilling to lose, forced 15 recounts and when they still didn’t win, declared the election null and void and called on a re-election.

And I still haven’t quite gotten over the engineer—a  woman in charge of designing and building highways in Istanbul—told me that she had stopped speaking to her best friend for good because she would not let her copy her PhD thesis. She had copied from a more ‘loyal’ friend and when I told her that I thought she had been in the wrong—gently, carefully—she stormed out of class in a huff. She never came back, or I would have asked her for a list of designs and structures that her paws had touched so that I and anyone I cared about could be sure never to go remotely near them. She needed that thesis—fuck it if the rest of her career put countless lives in danger from her incompetence and boobery.

But what saddens me is the impact it has on my students—most of whom I care deeply about. What does it tell them if someone pads their grades? I don’t think you’re smart enough to make it on your own. So I’ll just give you this grade and you’ll never have to earn a thing in your life. Forget the look of glee on the face of the girl who has studied so diligently for the past 3 months that she pulled her grade up from an F to a C for the first time in her life! Never mind the smile of pride of the boy who, doing the same thing, went from a 26 on his exam at the beginning of the year to a 76. I’d rather have these two build me a bridge at the age they are now than that lunatic who copied her PhD thesis or any of the people who were stupid or dishonest enough to accept it.  At least I could trust they would try to find out what to do.

And what hope does Turkey have of cleaning up its system when kids learn at a young age—supported by parents, that cheating is how you get where you’re going, that not only is it a secret passage to your success, it is your right. You deserve the special favor. My students in Turkey are every bit as brilliant, talent, curious, and creative as the kids I’ve taught elsewhere—why are their elders so hell-bent on telling them they’re not good enough and can only lie their way to the top? Thankfully, our school has not adopted this skulduggery—and I hope the rest is just rumor. But I’ve learned in Turkey that rumor is almost more reliable than the news sometimes. Because of course, the news takes part in the same lying and cheating as well.

And if you do work for Robert College or Koç or wherever else—why in the world do you accept these students? How long do you think your the hot air of your reputations will sustain you when you start sending lazy, skillless cheaters to the top schools of the world? Lazy skilless cheaters that came to you with potential, a potential which you helped ruin and deny?

Friday, April 25, 2014

Kemal Seven--Free At Last--Free At Last, Thank the State Almighty, Free at Last


Yesterday, at around 4:30, Delal and I were sitting in the Simit Saray having tea. We just wanted out of the house. I was pouring over my 8th graders’ writing exams when she got a call and stepped outside. I was still busily ticking off grammar mistakes when she came back in, her tears full of tears.

‘They’re letting my father go! They’re letting them all go!’
A bad photo maybe--but we were all cut off guard. This is post release
 

Within minutes, we had organized a bus to drive us to Silivri. There were three car loads of us going, just for my father-in-law alone. Who knew how many would come for all the others. None of us could quite accept what was happening. ‘If this isn’t real,’ I kept saying in my head. ‘If this is some trick, if they take it back at the last minute...’ We’d been assured by the lawyers that everything would go smoothly, but how could we trust anyone at this point? There were still the internal sentences for staging protests inside the prison last year. Delal’s dad had three months to go. Would they use that as an excuse to keep them in?

On my blog about my first visit to Silivri prison, I wrote a lot about the sunflowers. It was in June, and the fields were in full bloom. I couldn’t get over how beautiful the landscape was, like a Van Gogh painting when what was happening within it was so awful—the pastoral farmland against the fury of the State, the tanks, the troops, the police. On April 24th, yesterday afternoon, the fields were a patchwork of fresh green shoots with squares of wildflowers bright in the distance against the white mirror of the Marmara Sea. The road was empty of everything but the occasional pair of headlights coming at us from the West, out of the setting sun. Let this be the last time we see this road, I prayed, the last time I have to think about this place.

We arrived at dusk. A bonfire had been built. Hundreds of people were milling around the prison entrance. Music blasted from a car radio—Siwan Perver. Some people were singing, others dancing the govend. The air was charged with celebration and victory. It was cold—the air damp and windy. Silivri always seemed to be cold.

The first van appeared around 9 and we immediately swarmed the prison gates, overwhelming the guards who stood around baffled. Everyone was cheering and ululating. Eight people stepped out, bleary eyed, to a burst of hugs and kisses and applause. But my father in law was not one of them. About half an hour later another van with three people came out. And still he did not appear.

There was a lot of paperwork, we were assured. They had to get their belongings organized and all the forms filled out in duplicate and triplicate. And as an hour passed, and then two, rumors started to float around. Three people were going to be kept inside. No one was exactly sure why. They were accused in a separate case, someone said. But really? Was it something else? Was it this internal sentencing we’d been fretting about? Had we come all this way for nothing? To be so close after two and half years of gritting our teeth.

And then at around 11:15PM, after 4 hours of vigil, the final van came out.

‘I see Dad!’ Delal cried, and we surged forth with everyone pushing behind us in a great wave of joy (that nearly crushed me). We couldn’t get to him at first. All the old prisoners had come out as well, all the ones who had been released in the months before and they were the first to bombard him with hugs and kisses and questions. Delal and I hung back. As she said, it seemed to be enough now just to see him. It wasn’t a trick. It wasn’t a lie. We watched as he went through all the family members. His brother nearly fainted and couldn’t seem to steady himself. Delal’s sisters threw themselves around his neck and wouldn’t let go. Dozens of friends stood grabbed him from all directions. And finally it was just me. I was the only member of the family who had not been allowed on visitations because I was a foreigner. I wondered how I would feel, what I would do when this moment came. I felt the tears come and then I hugged him and didn’t let go.

‘Bi xer hati, mamoste,’ I said, in the Kurmanci I knew he would want to hear. And then I tried the phrase I had practiced in the van on the way over, ‘Bi derketina te gelek keyfxweş bum’ (I’m so glad you are out!) but he was already being swept away by someone else.

Someone was shooting off fireworks—bursts of color lit up the sky over the prison gate. Bits of ash drifted down onto our heads. We gathered his things, bags and boxes of books and clothes, and then we did something we thought we might never do again—we took him home.

I do not want to downplay the feeling of celebration—we are overjoyed. But he was only released on bond (tahliye)—all two hundred and something people in our case are still on trial with the threat of heavy sentences hanging over their heads. And there are hundreds around the country in the same case who haven’t been released at all. As people keep saying, we are happy but not grateful. The government is only freeing people it never should have imprisoned in the first place—people who still face a possible future conviction. The government and it’s Cemaat allies took us to negative 1000 and have brought us back to negative 10—still less than where we started. What is there to feel grateful for?

When this whole nightmare started, it was October 28th, 2011. http://www.istanbulgibbs.blogspot.com.tr/2012/04/night-of-blind.html We had gone to Galatasaray for a commemoration for the death of Komitas Vartapet—an Armenian composer who lost his mind during the Genocide. And now the nightmare ends on April 24th, the date that marks the start of that same Genocide. There’s some sort of Karmic connection here, some link between the stories of the Turkish State’s two most tormented minorities. I can’t stop thinking about a statement author Karin Karakaşlı made about how first they took the intellectuals in Istanbul to destroy the leadership, to cut off the heads of a people. That has been the whole purpose of the KCK trials from the beginning. We have been lucky enough to get ours back.

From a poem of Komitas

Everyday

Take a lantern

Keep it bright

As the light source of your mind

Again and again take the inexhaustible fire

As the hopeful cord

Of your heart

 

They are back (at least until the trial resumes in July)—the bright lanterns they took away in the dark hours of the early morning three years ago. And so is a little of my faltering belief that sometimes right can win. That the might of the State cannot stamp out the fire forever.